14 Eylül 2018 Cuma

Tek

Telefonumu iki üç kişiden başka arayan olduğunda, çocuklar dışında kapının çaldığını duyduğumda tedirgin oluyorum. Kalbim kapalı bu aralar ve kendimi sanki dünyada bir tek ben varmışım gibi yaşamak için motive ederken buluyorum. Tek kalsaydım ne yapardım nasıl davranırdım deyip içinde bulunduğum duruma alışmaya çalışıyorum ki kolaylaşsın herşey. Ama şu da bir gerçek ki benim sabır ve tahammül-tolere sınırım bardağı taşıran damlayla ilişkili değil daha çok balon gibi, doldukça genişleyen, benden başka biri sanki içine içine üflüyor da sürekli genişliyor ve ben patlayamıyorum. Ah bir patlasam, parçalansam, yırtılsam da biriken yüklerden kurtulsam. Bi de keşke arada yazabilsem çünkü yazarak balonda bir delik oluşuyor, hissediyorum...

26 Temmuz 2018 Perşembe

Kendime Ait Bir Oda



Olmalıymış ya her kadının…Oda var olmasına var da benden başka hersey de var o odada. Evin diğer bölümlerinde fazlalık duran tüm eşyaların yeri burası. Bugüne kadar da darmadağın halde duruyorlardı, içeri girmek büyük riskti benim için. Yapılacaklar listesinin sonlarına eklemiştim, içimden de gelmiyordu düzenlemek. Ama bugün nasıl olduysa daldım odaya, dağ gibi biriken yığınları kutuları alaşağı ettim. Birkaç koli atılacak çıktı, bir kısım eşyalar da çöpten önceki son durak olan bodruma gönderildi. Geri kalanları da ayağıma dolaşmayacak şekilde yığdım. Eskiden annemin yüklük üzerine örttüğü gibi beyaz bir çarşafı da düzgün yığıntılara örttüm. Gerçi annem görse hiç beğenmez ama şimdilik gözümü yormuyor. Mutfakta duran küçük masayı gene buraya taşıdım, tabure de aldım önüne. Balkonda bir türlü gelişmeyen iki saksıyı da camın önüne koydum, bir umut belki yeni yerlerini severler de büyürler. Çocuk odasından da pembeli halıyı yere serdim. Tam da buranın ruhuna uydu her şey. Ordan buradan işte.

Sırf yapılacak işlerden yıldığımdan evi değiştirmeyi bile düşündüm bir hafta. Sonra da amaaan, taşınırken de aynı işleri yapmayacak mıyım, şimdi yapayım daha kolay diyerek taşınmaktan da vazgeçtim. Artık yavaş yavaş listede ilerlemem gerekecek.

Bu haftasonu için çadır ile konaklamak gibi bir planımız var Erdek’te. İnşallah sorunsuz ve güzel geçer de daha uzun kamplara hevesimiz kalır. Bu aralar evden dışarı çıkasım bile yok o da ayrı mesele ama yola çıkacağımız insanları yarıda bırakmamak adına gideceğiz.

Şimdilik bu kadar diyelim, malum gündüz pek yazmayı sevmiyorum…Vesselam.

23 Temmuz 2018 Pazartesi

Yansıma

          
Evin köşelerinden korku filmlerini andıran örümcek ağları sarkıyor, dehşete düşmeden sakince alıp elimde yuvarlıyor ve yere atıyorum. Öyle umursamaz öyle serkeşim bu aralar. Güya yaza dair listelerim vardı yapılacaklar üzerine, hepsinin üzerini yapmadan çizesim var. Çay içip kitap okumak,iç seslerime kulak dayayabilmek istiyorum. Kendimle dertleşesim, kendimi dinleyesim var. Zaten dış seslerden kim kaldı ki benimkiler haricinde. Ama inatla o isteğin de üzerini çiziyorum işte.



Bir yönü ağır basan, bir alanda derinleşebilen, ya da her konuda az-çok farkında olup da birinin derinliği diğerine baskın gelen insanlara hayranım, elimde değil, onlar gibi olmak değil de ben de bir şeyin sonuna kadar gitme azminde olmak istiyorum. Ya tasavvuf, ya edebiyat, tarih de olur, sinema da, hatta çay kahve de…Kendimce kendi edindiğim bilgi-ilgi-ilim-bilim içeriğim öyle sığ, öyle yavan ve kuru ki utanıyorum kendimden. Gerçi maymun iştahlı bir insandan daha fazlasını ummak da maymunumsu bir heves işte, biliyorum, ama isterdim bir yanım gelişik olsun.



 Öyle dümdüz bir insanım, yazılarım, kullandığım dil bile düz. Çay denince klasik kıpkırmızı demli çay gelir aklıma, kahve denince de türk kahvesi gelir aklıma. Çeşitlerini, birbirinden farkını, demleme tarzını, içme ritüelini bilmem, öğrenmeye çalışsam da ayırtına varamadım. Bu sadece çok basit bir örnekti işte. Çayı çok severim, bildiğim şekilde demlerim, dibine kadar da içerim, hepsi bu.



Gazali okurken çok dikkatimi çekmiş ki hala hatırımdadır şu cümleler ( tabi aklımda kalan şekliyle) ‘gerçek mü’min bilmek istemez’ mealinde bir şeydi, yanlış olmasın. Ben daha çok bilme isteğimin galip geldiği safhadayım henüz. Bilmek sorumluluk gerektirir, o anlamda açıklaması vardı kitapta. Ben bilginin ne gibi sorumluluk getirdiğini-getireceğini de kavrayamadım çok şeyde olduğu gibi. Ama bilmeye-öğrenmeye açım, aynı şuna benzetiyorum bu durumumu; uzun süre hastanede kaldığım bir dönemdi, sallama veya kağıt bardak dışında çay seçeneğim yoktu ve o aralar tek hayalim bir kazan kaynar çay olsa da yakacağını bile bile boğazımdan aşağıya boca etmekti. Demek ki gerçek mü’min yanacağını bildiğinden o çayı istemez,ama ben yanmayı da öğrenmek istiyorum ki yanmaktan çekineyim, geri çekeyim kendimi bu hevesten bu sevdadan.




Kendini tanımak,bulmak, kendimin farkına varmak, amacım bu… Ya da niyetim diyelim. Ya da insanlarla konuşmak, hasbihal etmek, mevzulara girmek ki karşımdaki bana kendimi yansıtsın da görebileyim. Arif olsam kendimi görmek için kalbime bakmam yeterli gelirdi, değilim de maalesef. Bilardo topları gibi çarpışa çarpışa hedefi bulacağım galiba. Benim bulma yöntemim de çokça deneyimlemek herhalde. Gene çaydan gireceğim konuya, içe içe doğru tadı, doğru demi bulduysam kendime göre, kendimi de bolca denemeli, sınamalı ve yormalıyım…Çok zor ama ümidim var,bir gün bulacağım. Tek endişem buluşmanın çok geç gerçekleşmesi.















                             







27 Haziran 2018 Çarşamba

Koltuk Acısı

Havanın kapalı olmasına bakmadan çocukların hepsini babalarıyla denize yolladım. Tüm hıncımı alsın diye kendimi temizliğe verdim, enerjim tükensin de düşünmeye harcayacak bir şey kalmasın diye. Silme suyu hazırda, kırık kollu makineyi peşimden sürükleyerek süpürüyorum yerleri. Zemin parke değil evde, adını şimdi hatırlamadığım kalın muşamba var, o yüzden tek kolumla itip altını sildiğim koltuklar şimdi beton gibi ağır. Herkül gibi güçlü sanıp kendimi bi kuvvet yüklendim koltuğa ve kaldırdım ama  gidip ayağımın üstüne koymasaydım iyiydi. Tutamadığım bi çığlık çıktı ağzımdan. Ve gözlerimden dökülenler. Çöktüm yere hazır ıslanmışken gözlerim ağlayamayıp içime  akanları da dökmek istedim. Bıraktım kendimi ki rahat rahat aksın, yumruk yemişim gibi mideme inenleri hazmedeyim. Keşke her canım acıdığında serbestçe utanmadan saklanmadan ağlayabilsem. Yenilenleri sindirmeye yardım eden enzimler gibi, kalp burukluklarını da gözyaşı sindiriyor.

Neyse ben hazır evde tek kalabilmiş ve ağlamak için fiziksel bir sebebim de varken bırakın ağlayayım.

12 Haziran 2018 Salı

Benim Küllerle Ovulası Yalnızlığım

Burukluk son anın tadı. Tanıdık bir duygu. Bitişe uygun, sanki bu kadar fazla geldi demenin diğer adı. Acaba ben de böyle mi yapıyorum da farkında olmadan karşımdaki insanlara bunu tattırıyorum.

 
Küçük, sığ ve durgun bir su hissiyatı dilimde gezinen. İçinde büyük balıklar yaşamasına nasıl imkan versin. Oksijenim ancak kendi ciğerlerimi doldurmaya kafi gelirken başka atmosferlerde soluk almaya çalışmak da beyhude. Ama kendi içimde boğulduğum bir denizim var, kimsenin haberi yok. Ben bana açığım, aralıktan sızanlar ancak saçmalamaladıklarım. Dost sahibi olayım derken yalnızlığımın artması, kendi kuyumun derinleşmesi neden bilmem. Evet daha önce demiştim Ya Rab belayı aşk ile kıl imtihan beni diye. Eksik imiş deyişim, aşktan çok şefkat ihtiyacım varmış sevdiklerimden belki de bu sebeple hiç bir zaman oturmadı taşlar ve aşklar yerli yerine. O büyük sevmeler de taşırmadı beni coşkudan heyecandan, ayaklarım çok da kesilmedi yerden.
Bekliyorum sürekli, yorulmadım hiç.  Gelmeyeceğini bile bile beklemek ızdırap vermiyor, beklemenin tadına varan bilir bu acılı keyfi. Mutlu anlardan hasıl olandan daha kıymetlidir kederin damakta bıraktıkları. Suskunlukların sözlerden daha uzun olduğu büyük bakışlar bekliyorum. Gözler unutulmuyor vesselam 

18 Ekim 2017 Çarşamba

Kaçıncı Gün, Önemli Değil !

Düzenli iş görmek bana göre değil, biliyordum da sık sık deneyimlemek moral bozuyor biraz. Yazmak da bu deneyimlerden biri oldu. Bebekler biraz nane molla bu aralar. Ciğerlerden hırıltı geliyor, geceleri de tıkanmalar başladı. Soğuk havanın getirilerinden biri. Çok şükür ateş ishal kusma gibi enfeksiyon belirtileri yok, alerjik zannederim ki daha önceki doktor kontrolünde dile gelmişti bu durum. Şimdilik sıkışık olduklarında klasik nebülizatör takviyesi yapıyoruz falan...

Telefonumun şarj girişi bozulmuş, artık şarj olmayınca ve sık sık kapanınca farkına varıp telefonu kurcalayınca gördüm. İlk önce bataryada sorun var zannetmiştim, acele batarya siparişi verdim internetten. Daha sonra gördüm ki şarj soketi denen yerde ince teller hasar görmüş. Yotube engin bilgi ve deneyim kaynağım, hemen  telefon sökme videolarını izledim, söktüm de. Sonra da şarj soketi sipariş ettim dün, bugün öğle olmadan da ummadığım bir hızla elime ulaştı parça. Monte ettim parçayı ve şimdi şarja taktım. Bir teknik sıkıntıyı daha gidermenin gururunu yaşıyorum. Oysa ki dün eşim sormuş telefoncuya ki güya tanıdık, 70 tl felan demiş, ben ise 25 liraya halletmiş oldum. Mustafa'nın da telefonunun ekranı kırıldı, onu da tamir etmek istedim ama cam çok pahalıymış ya. Zaten telefonunu 500 liraya almıştı, ekran camı ve dokunmatik 250 tl civarında. Yani kırık ekrana devam edecek, parçalanana kadar artık. Halbuki ben demiştim, bir kılıf al tak,uyduruk felan ama korur telefonu diye. Dinlemedi.Benim telefon 4.yılını dolduracak bu kış. Maşallah diyeyim. Aldığımda iyi para vermiştim ama hak etti doğrusu.

Neyse işte, kahvem de bitti. Bebekleri uyuttum da bilgisayar başına geçtim, aslında kahve için bie yöntem demek için gelmiştim. Ben türk kahvesini sade içiyorum, içine ilk defa dün bir parça %82 oranlı bitter çikolata ekledim, çok beğendim tadını. Şekersiz kahve sevenler belki denemek isterler diye yazmak istedim. Bulursam damla sakızı da alıp bir de onunla pişirmek istiyorum. Çok severim damla sakızını.

12 Ekim 2017 Perşembe

Yedinci Gün ( Bana yolculuk yasaklanmalı)

 Hakikaten, yasak olmalı bana yolculuk, çünkü bir aylık düşünme kapasitemi aşıyorum 40 dakikalık yolda. Tek başıma İzmit'e yola çıktım, yürüyerek otogara gideceğim yol hepi topu bir kilometredir, telefondan programla takip ediyorum,oradan biliyorum.

Öğlen yemeğini ocağa koydum, giyinip çıktım evden. Hava nasıl güzel, tam çocuklar için. Ev de soğuk demek ki, dışarı çıktığımda sırtım ısındı, sevindim. Yolu bilerek uzattım, geç kalma telaşım yok nasıl olsa diyerek. Bir yandan da temiz hava ve avarelik etkisiyle benim kafa tam gaz alevlenmeye başladı. Her adımda bir sürü heves, düşünce,duygu,koku,tat...Bahçesini sulayan teyzenin hortumdan akıttığı suyun sesinde gidip bi selam versem, havadan sudan konuşsak, bahçe işlerinden, ekinden dedim...Yüksekçe bir duvardan sarkan böğürtlenlere ümitsizce bakındım, yoktur sanıyordum, ama üç tane varmış dalında, normalde asla başkasının ağacından yaprak bile koparamam izinsiz, ama bu bahçe bakımsızdı, bir de burada genelde izin veriyor sahipleri, belki sahibi bile yoktur,yazlıkçınındır, dedim ve attım ağzıma,ekşiliğini özlemişim. Şebinkarahisar'da bu mevsimde kova kova alırdım, tek tek dondurup saklardım, reçel yapardım, şimdi üç tek böğürtlene hasret kaldım. Yolun sağında bir amca ile teyze yıkık bir evden çıkan keresteleri motorla kesiyor, bir yandan da traktöre yüklüyordu, onun karşısında duvar ustası bir binaya yalıtım yapıyor, pencereleri açık bir evden sesinden modeli eski olduğu belli olan süpürge sesi uğulduyor, o pencereden evin kendi kokusu da tatlı tatlı dışarı çıkıyordu, oraya da başımı camdan uzatıp bir merhaba demek isterdim. Ya da balkonda oturan yaşlı teyzelerin geç kahvaltı ve çay muhabbetlerine karışıp, gelinler kızlar ne yapıyormuş dinlemek istedim. Az ilerde kışlık odunlarını baltayla yaran amcanın yorgunlu molasında içtiği sigaraya arkadaşlık etmeyi de istedim. Yaşlıları görünce 'hayat nedir' sorusunu sormayı da çok istemişimdir. Nedir hayat, bu telaşe, bu koşturmaca. Ne için yaşıyoruz, neye kavuşmayı ümit ediyoruz da bu sımsıkı tırmanışımız neden, elimizdekine bu sarılma nedir?

Kafam öyle karışık ki, kendi sorularımı kendim bile yanıtlamaktan acizim, ne inancım ne de yaşam felsefem (ki var mı onu da bilmiyorum) bu soruların cevabıyla beni tatmin etmiyor. Aynı andan milyarlarca yaşam var cereyan eden, nelerle mücadele diliyor, nice haksızlıklar yaşanıyor, ölüm ve doğum heyecanı birbirine karışmış, ama ben gündelik ve mübah işler arasında teselli bulmayı, bir nevi uyuşmayı tercih ediyorum. Kendimce akıl sağlığımı korumamın tek yolu olarak bunu görüyorum. İyi, erdemli ve ahlaklı kalabilmeyi umuyorum, çocuklarımı da bu doğrultuda yetiştirmeyi becerebilirsem, özden gelen o saf yaratılışlarını bozmamayı da başarabilirsem zirveyi bulurum herhalde.

İlk insanlardan bugüne kadar insanlığa maddi manevi sanat tıp bilim eğitim vb. adına yarar sağlayan insanlar bir araya gelebilse ve gelişmesine de kendilerinin etki ettikleri son hale baksalar ne düşünürler, nasıl bir çıkar yol bulurlar çok merak ediyorum. 40 dakikalık yolda konuşturup durdum onları kendi bakış açılarından.

Zehrimi akıtabileceğim bir dost lazım bana. En aykırı düşüncelerimde beni tekfir etmeden dinleyebilecek, dumanımdan gözü yanmayacak, içimde tuttuğum ağlamalarımı kendisi ağlamadan duyabilecek bir dost. Serpil olur mu diyorum kendime, yok olmaz, o kendi sesinden beni duyamaz, Aslı da olmaz çünkü o hayran hayran dinler beni, severek, şefkatle..Benim yeri geldiğinde tokada da ihtiyacım var, dostum onu da atabilmeli. Zuhal desem inkar eder, yok sen o kadar değilsin der ama ben işte o kadarım, o kadar kötüyüm. Çok şeyi sildim kendimden, içimden...Çok kırıldım, artık kırılamayacak kadar bölündüm sekize kağıt gibi.

İnsanların çoğundan tiksinirken inziva düşlerken bir yandan da İstanbul'u ve orada yaşamayı çok özlediğimi fark ediyorum. Ne senle ne de sensiz ...Üniversite yıllarında çok absürt hareketlerimiz olurdu kendimizce yada gürültülü kahkahalarımız... Amaaan derdim, beni bir daha görme ihtimali 10 milyonda bir olan şehirde niye susayım derdim, öyle bir kaybolmuşluk hissi verirdi bu şehir bana. Şimdi göz önündeyim sanki, hep izleniyormuşum gibi...Daha da kırsalı isteyişim yada tam merkezi arzulayışım bundan. ..Niyetim aynı ; kaybolmak, saklanmak...

Hanımelim kurumamış, az önce havalansın diye açık bıraktığım pencereyi kapatırken kokusu öyle güzel çarptı ki beni, unutmuşum orada olduğunu, başımı çevirdim, tekrar kokladım, Allahım, ne güzel bir koku bu..Keşke hanımeli koksam hep...

Not: Peyami Safa- Cumbadan Rumbaya okuyorum, eskiden beri çok severim anlatımını ve kişilik tahlillerini... Geçen hafta da Canan Tan okudum ilk defa, Pembe ile Yusuf, bana göre çerezlikti kitap, türk dizisi tarzında..Bir daha okur muyum, özellikle almam ama istediğimi bulamamışsam bu türler idare ediyor beni...

Tek

Telefonumu iki üç kişiden başka arayan olduğunda, çocuklar dışında kapının çaldığını duyduğumda tedirgin oluyorum. Kalbim kapalı bu aralar v...