5 Nisan 2019 Cuma

Rutinler

Erik dalı ile aramıza çelik iskeleler girdi üç haftadır. Binaya yalıtım yapılıyor nihayet ve bu da bu süre zarfında balkon ve pencerelerin kullanımını kısıtlıyor. Normalde tüle perdeye açık mı kapalı mı diye pek dikkat etmem, tenha bir sokaktayız, yakınımızda bir bina da yok bizi görecek. Ama yalıtım işi bitene dek hücrede ve sürekli gözetleniyormuşuz gibi hissettim. Alla var, işçiler çok işinin ehli insanlardı, hiç bir kere bile camdan içeri kaçak bir bakışa rastlamadım, hatta tülün gerisinden takip ediyorum acaba cama doğru bakacaklar mı diye ama hayır bir kere bile göz atmadılar içeriye. Bugün itibariyle iskeleler söküldü, eve güneş doğdu, erik yeşilliği doldu resmen. Tekrardan içime okuma isteği geldi ki cidden hiç okuyamadım üç haftadır. Şimdi de bu saatte harıl harıl e-kitap arıyorum kendime. Gönül ister ki kitapçıdan ağır ağır bakınarak hatta içine dalacak kadar okuyarak alayım kitabı ama böyle bir imkan ve ortam yok. İnternetten almak başlı başına bir riziko ayrıca hesabımı da bilemiyorum, bazen sipariş toplamı kargo gelir gelmez faturayı yok edecek denli telaşlandırıyor. Ağzımın suyu aka aka idefix gibi sitelerin roman ve kitap seçki listelerine bakıyorum. Hele 1001 roman listesi var ki herhalde hediye gelse mutlu olurdum, gerçi bi tane de olsa mutlu eder kitap beni,en güzel hediye..Ama hediye de satın da almak istemiyorum. Bir şekilde maddi manevi yük etmeden okuma aşkımı besleyeceğim.

İhsan Oktay Anar kitaplarına tekrardan başladım, sanki ilk defa okur gibiyim. Onca detay zaten kalmıyor insanın aklında ama sırf o edebi lezzet için kaç kere okurum yani, laf mı.Bir de okumayı ilk öyküden bıraktığım Ayfer Tunç kitabı var, Mağara Arkadaşları, onu da azmettim okuyacağım hem de satır atlamadan. Zaten bu kadının çoğu kitabı bi bunaltıyla başlıyor sonra da içinden kopamıyorum.

Bugün ev hanımlığı vazifelerimi eksiklerime rağmen yaptım!!! Temizlik,yemek,çamaşır ve çocukalrın bakımı gibi. Yani aynı günde hepsini yaptığım pek görülmüyor da ondan yazma onuruna eriştim. Yerleri bile sildi ayol kaç aydan sonra. Hatta gecesinde koltukları bile sildim...Bir teşekkürü ve takdiri hak ediyorum...İŞte şimdi o an...Kahve ve sigara...

14 Mart 2019 Perşembe

Erik Dalı






Umudum oldu bu erik ağacı…Hayata her kuruduğum anda yeniden başka bir zamanda çiçeklenerek başlanabileceğinin bir ispatı iki bahardır.Geçen sene düşünmeden, keyifle yediğim erikler, nasıl soğuktan, rüzgardan çıkmıştı, aklıma bile gelmezdi…Şimdi yağmurlu bir Mart gününde, damlalarla çiçekler kristalize olmuş gibi parıldıyorlar.

Kışın balkonda sigara molaları verirken, incir ağacından emirle bir bir düşen damlacıkları seyrederken, bu sene erik dallarını an be an takip ediyorum,çocuklar da görsün diye anlatıyorum.Kitap okumalarımı mahsustan tam da güneş ışıklarının erik cephesinden süzüldüğü öğle sonralarına denk getiriyorum. Işıktan kamaşan ve kitap okumaktan kapanan gözlerim beni kısa da olsa tatlı bir uykuya daldırıyor. Sırf o zevki tadabilmek için pusu kuruyorum kendime, en ağır ve en uzun cümleli İhsan Oktay Anar romanlarıyla. Kitapları zaten ayrı bir alem, ayrı bir kelime cümbüşü olan bu yazarın yazdıklarıyla insan ayık bile olsa düşte sanıyor kendisini, hele bu ışıkla, bu erik parlaklığıyla daha da katlanıyor.

Erik çiçekleri….Bu yaşıma dek bir ağacı gün be gün görmemiştim, daha doğrusu bu gözle bakmamıştım. Yada bakıyordum ama göremiyordum.Eskiden yani şunun şurasında 3 yıl ama çok eskimiş zihnimde, badem ağaçlarının çiçeklerini görmek, onları fotoğraflamak için köylere giderdik öğrencilerle. Şimdi ise zihnime atıyorum hepsini, umarım hatırlayabilecek kadar kuvvetli bir hafızam olur. Küçükken evimiz gecekondu idi, küçük de olsa bir bahçemiz, içinde de siyah kokulu üzüm, incir ve genelde lüks evlerin etrafına çit olsun diye dikilen bir çalı cinsi vardı. Portakal ağacı etkisiyle olsa gerek ben de onu kendime seçmiştim. Küçük sert parlak yaprakları vardı, bir de küçük salkım gibi çiçekleri açardı, kokusu hoş değildi hatta iç bayıyordu ama şimdilerde nerede rastlasam bu çalıya elimde değil küçülüyorum.  Bu da öylesine aklıma geldi işte…

Nicedir maddi yüklerden arınmaya,üzerlerine yenisini-yenilerini eklememeye uğraşıyorum. Fotoğraf çekmek de bu sebeple eski cazibesini kaybetti nazarımda. Dijital de olsa onların da saklanmaya,aktarılmaya ve bir yer tutmaya ihtiyaçları var. Benim ise en ufak bir yüke tahammülüm kalmadı. Bir sırt çantasına sığabilmek istiyorum. Hatta gerekirse onu bile kaybettiğimde üzülmemeyi…























13 Mart 2019 Çarşamba

Kamp Ya Da Kısa Süreli Göçebe Hayatı



Yazı hazırlamak zor iş..Onca fotoğraf deryasından ayıklama, sıralama derken bayağı zaman geçiyor. Harddiskler sürekli arıza verip de içindeki fotoğraflar ulaşılamaz olunca buraya yazmak ve eklemek daha kalıcı sanki.

Bu yaz birkaç senedir denemek istediğimiz şeyi yaptık, çadır kampı şeklinde 10 gün geçirdik. Önce Balıkesir Erdek daha sonra Çanakkale ve kapanışı da yine Balıkesir’in Ege sahilinde Edremit rotamız oldu. Hiçbir şey önceden planlı değildi, yer ayırtmadık, boş olan kamp yerine kapağı attık, çadırı kurduk. Tamam olan tek şey benim ayrıntı konusunda uzmanlaşmış beynim sayesinde tam tekmil dolu bagajımızdı. Yorgana varana dek almıştık. Çünkü şişme yatak alamamıştık. Malum 6 kişilik aile olunca yetişmek zor oluyor. İlk turda bu rotayı bizbize, ikinci seferde ise kardeşimi de alıp birlikte tamamladık.

Kamp şimdi bakınca özlem duyulacak bir tecrübe. Ama o anlarda hangi akılla geldik dediğim zamanlar da oldu. Çünkü aileyle beraber bütün işler de peşimden geldi. Yemek hazırlamak, bulaşık-çamaşır yıkamak, çocukların uyku düzeni felan mecburen bir organizasyon gerektiriyor. Ve minimum elektronik alet kullanımı da olunca işler ellerimden öpüyor. Sırayla pişecek şeyler oluyor, önce miniklerin kahvaltısı hazırlanacak, sonra çay demlenecek, çorba pişmişse pilav ondan yarım saat sonra hazır olacak gibi. Çünkü bir tane tüp var elimizde. Ütüsüz giyinmek, her gün havlu-mayo yıkayıp kurutmak, sabah tüm çadırı ve çarşafları kumdan topraktan iğde yapraklarından arındırmak için silkelemek rutinimiz oldu. Ama bol bol gezmek saate bakmamak, kimsenin bakışına takmamak, en güzeli de bir bagaj eşyayla hatta biraz elesem daha da azıyla yaşam sürebilmek mümkünmüş bunu anlamaktı.

Sabah kimseler uyanmadan sahile inip minik dalgaların seslerini dinlemek, kayıkların sallanışıyla sigaramı tüttürmek, hatta içten içe bir şarkı terennüm etmek, yada akşam güneşiyle buz gibi suda yüzmek ( az buçuk yüzmeyi de öğrendim ama ayaklarımın yere değmediğini anladığımda acaip panik oluyorum. Sınırını bilmediğim şeyler beni korkutuyor, yükseklik gibi derinlik korkusu var sanırım), ya da yağmur damlalarıyla ıslanarak denize girmek ilk defa yaşadığım şeylerdi. Akşam çocukları uyutunca masaya oturup çay içmek, zihnimi gerecek okumalardan uzak durarak laylaylom şeylere göz atmak gerçekten terapi gibi geliyordu.
Ve minumuma alışmak ne harika bir şeymiş. Üç kat kıyafetle geçirdim tüm yazı, sadece kampta alıştığım şekilde olabiliyormuş yani. En ekşi dondurmayı bulmak adına her dondurmacıdan top top limon vişne ahududu yemek, Çanakkale’nin fırınlanmış peynir helvasından tatmak hatta bu uğurda dönüş yolunu 200 km uzatmak pahasına tekrar Çanakkale’ye dönmek…

Deniz ve güneşe bu kadar maruz kalmanın getirisi marsık gibi bir surat oldu bende. Gene çocuklar dengeli bronzlaştı ama ben ben…Her neyse.  Giymem dediğim haşemayı da sırf çocuklara denizde mukayyet olmak pahasına edindim. Ama iyi ki de giymişim yoksa benim denizle ilişkim manda yavruları gibi debelenmekten ibaret kalacaktı. Şimdi en azından iskeleden bir diğerine yüzebiliyorum. Aslı iyice pekiştirdi yüzmeyi, iskeleden en derin noktalara atlıyor, dalıyor, uzun uzun yüzebiliyor…Yusuf kumlarla haşır neşir oldu, simitle gidebiliyor…Ali ve Ömer ise tam su kuşu olup çıktılar. Tüm günü su içinde geçirecek kıvamda hayranlar denize. Kış bile olsa adamlar suya atlamaya çalışıyorlar Kandıra’da.

Kamp alanlarımızı da ekleyeyim Erdek’te kaldığımız Erdek Camping idi, çam ağaçları altında olanakların yeteri derecede olduğu bir yerdi ancak denizde çok fazla ot vardı..Çanakkale Mola Camping ise dört dörtlük idi bize göre ancak boğaz kıyısı olması hasebiyle dalgalıydı, ikizler denize giremedi pek, orda çadırımız da iğde ağacı altında çok güzel bir konumdaydı. Biz çok memnun kaldık. Son kamp alanı ise Antandros Camping idi. Burası da zeytin ağaçları altında, denizi berrak dibi iri çakıl olan bir yerdi. Tek kötü yanı otoban kenarında olduğu için gece gürültülü olması ve şişleyen sivrisineklerdi. Ama sırf denizi için gelip kalacağımız bir yer oldu bizim için. Temizlik derseniz belki bir çok kişi beğenmez ama ben çok umursamıyorum. Fazla temas etmeden kendi kendimize hallediyoruz çoğu şeyi.

Kafam dağıldı şimdilik yazacaklarım bu kadar olsun..İnşallah diğer yaz hikayelerini de ekleyebilirim buraya…




































































Rutinler

Erik dalı ile aramıza çelik iskeleler girdi üç haftadır. Binaya yalıtım yapılıyor nihayet ve bu da bu süre zarfında balkon ve pencerelerin k...